Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

ÖZGÜR YAŞAYAN AMİPLER ve NEDEN OLDUKLARI PARAZİTOZLAR

Melis Kübra UYSAL

Genel Bilgi

Serbest yaşayan amiplere bağlı amipiyaz tüm doğal ortamlarda otonom bir durumda hayatta kalabilen Acanthamoeba, Naegleria ve Balamuthia cinslerine ait serbest yaşayan amiplerin enfeksiyonundan kaynaklanan nadir bir parazitik enfeksiyondur. Serbest yaşayan amipler nadir ancak yıkıcı hastalıklara neden olur. Bu canlılar dünya çapında her yerde bulunabilir. Bütün yaş gruplarından insanları etkiler ve görülme sıklığı (prevalansı) 100.000’de 1 ila 9 kişi arasındadır. 

Etken Faktörler

Doğada pek çok cins serbest yaşayan amip bulunmaktadır, ancak bunlardan sadece 3 tanesi insanlarda hastalık nedeni olarak tanımlanmıştır. Acanthamoeba, Naegleria ve Balamuthia.

Acanthamoeba ssp. Toprakta, tozda, havada ve suda, havalandırma ve klima sistemlerinde bulunur. Acanthamoeba ve Balamuthia türleri bağışıklığı baskılanmış hastalarda kronik granülomatöz amipli ensefalite (GAE) neden olur. Ayrıca Acanthamoeba ssp., sinuzite, granülomatöz deri lezyonlarına, kontakt lens kullananlarda kornea travması sonucu amipli keratit ve korneal ülsere neden olabilir.

Naegleria fowleri tatlı su habitatlarında bakteriler ile beslenir. Su ile ilgili aktiviteler sırasında burun yoluyla vücuda girerek insanlarda patojeniteye neden olabilir. Burundan girdikten sonra bu amip beyne gider ve genellikle ölümcül bir beyin fonksiyonu olan birincil meningoensefalite (PAM) neden olur. 

Granülomatöz Amipli Ensefalit

Acanthamoeba ve Balamuthia türlerinin neden olduğu granülomatöz amipli ensefalit (GAE) kronik ve yavaş ilerleyen bir merkezi sinir sistemi enfeksiyonudur. Bazı durumlarda hastalık akciğerleri de etkileyebilir. Hastalığın kuluçka süresi tam olarak bilinmemekle birlikte haftalarla aylar arası olacağı tahmin ediliyor. Genellikle aerosol yani hava yoluyla bulaşır. 

Belirti ve semptomlar

Bu hastalığın semptomları arasında, baş ağrısı, zihinsel durum değişikliği, ateş, uyuşukluk, mide bulantısı, kusma ve bir kaç hafta içerisinde ölüme kadar ilerleyebilen psikoz yer alabilir.

Teşhis ve Tedavi yöntemleri

Beyin sıvısından hazırlanan kültürün PCR yöntemi ile analiziyle teşhis edilir, ancak çok nadir görünen bir hastalık olduğu için güvenilir bir teşhis testi bulunmamaktadır. Bu sebeple çoğu vakada ölüm sonrasına kadar tespit edilemez. En çok immun sistemi baskılanmış hastalarda görülür. Alkolizm, uyuşturucu kullanımı, kemoterapi, kortikosteroidler ve organ nakli bu hastalık için risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Hastalığın öldürücülük oranı neredeyse %100’dür. 

Bu hastalık için yüksek iyileşme olasılığı taşıyan kanıtlanmış bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bu sebeple tedavilerinde yerleşik bir başarı bulunmamaktadır, ancak miltefosin, laboratuvar ortamında birkaç serbest yaşayan amip türüne karşı öldürücü aktivite göstermekte ve son zamanlarda miltefosin tedavisi umut verici sonuçlar vermektedir.

Kutanöz Akantamoebiasis

Acanthamoeba ve Balamuthia türlerinin neden olduğu sert nodüller ya da iyileşmeyen sertleşmiş cilt ülserleri halinde bulunan deri lezyonlarıdır. Tedavisi oldukça zordur.  İtrakonazol, pentamidin ve 5-flusitozin içeren ilaçlar kullanılır. Ayrıca miltefosin tedavisi umut vaadeden sonuçlar vermektedir. Öldürücülük oranı %76 civarıdır ancak granülomatöz amipli ensefalitle birleştiğine %100’e yaklaşır.

Amipli Keratit

Acanthamoeba ssp. cinsi amiplerin sebep olduğu görme yetisini tehtit eden bir kornea hastalığıdır. Kontakt lenslerin hijyenik olmayan kullanımı, kornea aşınması ve gözün kirli suya maruz kalması sebebiyle gerçekleşebilir. Genel nüfusta 100.000 kişi içerisinde 3 kişide görülür. 

Belirti ve Semptomlar 

Sulanan gözler, fotofobi, göz ağrısı, bulanık görme, göz tahrişi semptomlar arasındadır.

Teşhis ve Tedavi Yöntemleri

Kornea sıyrılması veya biyopsisi ile teşhis edilir. Tedavi için erken teşhis önemlidir. Tedavi için ilaçların uzun süreli kullanılması gerekebilir. Hastalıktan kaçınmak için kontakt lenserin özel sıvıları harici sularla (musluk suyu gibi) yıkanılmasından kaçınılmalıdır.

Birincil Amipli Meningoensefalit

Naegleria fowleri türü amipin neden olduğu genellikle ölümcül olan, hızlı ilerleyen bir sinir sistemi enfeksiyonudur. Kuluçka dönemi belirsizdir. Kirli sularda bulunur. Kirli sularda yüzen kişilerde burun yoluyla merkezi sinir sistemine geçer. İnsandan insana yayılma gösterdiğine dair herhangi bir bulgu yoktur. 

Belirti ve Semptomlar

Semptomları bakteriyel veya viral menenjitle benzerlik gösterir. Enfeksiyonlar; baş ağrısı, fotofobi, mide bulantısı ve kusma ile ilişkilendirilir. Ayrıca patojen beyin dokusunda yoğun tahribata neden olduğundan, vücutta kontrol kaybı, nöbetler ve halüsinasyonlar görülebilir. İlerleyen döneminde boyun sertliği, kraniyal sinir felci ve koma görülebilir. 

Tedavisinde amfoterisin ilacı tercih edilir. Miltefosinin bu hastalık üzerinde de kullanımı araştırılmaktadır. Hastalıktan 2011 yılına kadar kurtulan kişi sayısı 2 olarak rapor edilmiştir. 2013 yılında miltefosinle tedavi edilen 2 çocukta da iyileşme görülmüştür. Buna rağmen hastalığın öldürücülüğü neredeyse %100’dür

Kaynakça

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

UZMAN HEKİM VE AYNI ZAMANDA NADİR BİR BİREYDEN: ÇÖLYAK

Hazal Sena ÇELEBİ

‘İlk tanı konduğunda sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz.’

Çölyak hastalığına sahip bir bireysiniz. Çölyak hastalığının en yaygın belirtileri nelerdir?

Çocuklarda daha çok büyüme ve gelişme geriliği, boy kısalığı, geçmeyen ishal şeklinde belirtiler olurken erişkinlerde karında şişlik, ağrı, ishal/kabızlık, eklem ağrıları, anemi, dermatit gibi semptomlar görülebiliyor. Çok daha farklı belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi bazen de hiçbir belirti vermeden yıllarca sessiz bir şekilde seyredebiliyor.

Çölyak hastalığı genetik kaynaklı bir hastalık mı?

Evet genetik yatkınlığı var. HLA-DQ2 ve HLA-DQ8 isimli insan lökosit antijenlerine yönelik yapılan genetik testler, çölyak hastalığının tanısını için kullanılmakta. Ancak ailede çölyak olmaması çocukta çölyak olmayacağı anlamına gelmiyor. Genetik yatkınlıkla beraber çevresel faktörler de çölyak hastalığın görülme sıklığını arttırmaktadır. Özellikle son 40-50 yılda endüstriyel gıdaların üretimiyle beraber katkı maddeleri ve koruyucu maddelere maruz kaldık. Yine son 50 yılda antibiyotiklerin hayatımıza girmesi bağırsak floralarımızın bozulmasına neden oldu. Günümüzde otoimmun hastalıkların temelinde bağırsak floramızın bozularak geçirgen bağırsağa sahip olmamız neden olarak gösterilmiş durumda.  Yine Buğdayın daha dayanıklı ve daha güçlü olması için yapılan genetik değişiklik, buğdayın içerisindeki gluten oranının artmasına neden oldu. Fermente ürünlerin kullanımının giderek azalması ve paketli gıdaların tüketiminin artması gibi pek çok genetik dışı neden çölyak hastalığının görülme sıklığının artmasına neden olmaktadır.

 Çölyak hastası ve aynı zamanda uzman hekim olduğunuz için size şu soruyu sormak istiyorum: Çölyak hastalığı ilk aşamada nasıl teşhis ediliyor ve belirtileri yaşa ve cinsiyete göre değişkenlik gösteriyor mi?

Çölyak teşhisi için bence en önemli şey hekimin çölyaktan şüphelenmesi. Şüphelendikten sonra tanı algoritması net. Önce seroloji testleri ile kandaki antikorlar araştırılır. Glutene karşı bir bağışıklık reaksiyonu varsa test sonucunda bu antikorları yüksek bulursunuz. Eğer testler çölyak hastalığını destekliyorsa yani antikorlarınız yüksekse endoskopi ile ince bağırsak biyopsisi yapılır. Endoskopi ve patoloji sonucu da çölyağı destekliyorsa tanınız konmuş olur. Tabii burada çölyak ile karışan pek çok hastalık olabilir bunun için de gerekirse farklı testlerde yapılabilir. Çölyak bir çok hastalığı taklit edebileceği gibi hiçbir semptom vermeden de gidebilen bir hastalık. O yüzden detaylı bir hikaye ve muayene şart. Çocuklarda sadece büyüme gelişme geriliği ve boy kısalığı ile başvuran ya da kronik geçmeyen ishali olan kişilerde genelde çölyak akla geliyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin civarı çölyak hastası olduğu düşünülürken bunun sadece 200 bin civarına tanı konuluş durumda. Bu kadar az tanı konmasının nedeni sadece bu belirtilere odaklanılması belki de. Çölyakta bağırsaklarda harabiyet olduğu için emilim bozukluğu olur. Yani sizin için gerekli olan pek çok vitamin ve eser elementi vücudunuz alamaz. Kalsiyum eksikliğine bağlı kemik erimesi, kas zayıflığı, kemik ağrısı;  K vitamini eksikliğine bağlı kanamalar, A vitamini eksikliği nedeniyle gece körlüğü, B grubu vitaminlerin eksikliğine bağlı anemi, depresyon, nöropatik ağrılar;  D vitamini eksikliği; cilt lezyonları; Dikkat eksikliği / hiperaktivite, öğrenme güçlükleri, baş ağrısı, kas koordinasyon eksikliği ve epilepsi nöbeti gibi nörolojik belirtiler; baş dönmesi ve denge sorunları gibi çok geniş bir semptom yelpazesi olabilir. İlk başta dediğim gibi hekimin şüphelenmesi bence en önemlisi gerisi kolay.

Tedavisi var mı? Varsa sınırlı mı? Hastalık uygulanan diyetlerle yalnızca durağanlaştırılıyor mu?

Çölyak hastalığı diyetinize devam ettiğiniz müddetçe hastalık olmaktan çıkıyor. Glutenden uzak durduğunuz sürece bağırsaklarınız tamamen normale dönüyor, iyileşiyor ve siz normal, sağlıklı bir insan oluyorsunuz.

Çölyak hastalığı sosyal hayatı nasıl etkiliyor?

Toplum olarak glutenli yiyeceklere çok düşkünüz ve çölyak hastalığını bilmiyoruz. İnsanlarımız böyle bir hastalığın farkında değil. Böyle olunca çölyak hastaları Türkiye’de beslenmede çok ciddi sıkıntı yaşıyor. Dışarda glütensiz ürün bulmak hakikaten çok zor. Bulsanız da çok pahalı. Pek çok kişi ilk tanı aldığında nerede neyi nasıl yiyeceğini bilemiyor bu da otomatikman sosyal hayatınızı olumsuz etkiliyor. Farkındalık ve bilinirlik arttıkça bu sıkıntının azalacağını düşünüyorum.

Çölyak hastalığının ilk bulguları hangi yaşlarınızda ortaya çıktı?

Ben otuzlu yaşlarımda tanı aldım. Bacak ağrılarım olmaya başlamıştı. Buna neden olabilecek onlarca hastalık var aslında ve çölyak aklınıza ilk başta gelmiyor. Bu şikayetle danıştığım hiçbir meslektaşımın da aklına gelmedi. Çünkü ben erişkin yaşta büyüme gelişmesi normal kan değerleri iyi olan biriydim. İshalim kabızlığım yoktu, herkes gibi arada hazımsızlık gaz şikayetleri vesaire vardı. Tabii kendim doktor olunca biraz daha detaya inip acaba çölyak olabilir mi dedim. Antikorlarıma baktırınca pozitif geldi. Endoskopi ve biyopsi sonucumda çölyakla uyumlu gelince tanı kesinleşti.

Çölyak hastalığının kaç alt tipi var?

Tipik (Klasik) Çölyak, Atipik Çölyak, Potansiyel Çölyak, Sessiz Çölyak ve non-Çölyak Gluten Hassasiyeti şeklinde 5 alt gruba ayrılmakta.

Çölyak tanısı sonrasında hasta ve ailesini neler bekliyor?

İlk tanı konduğunda sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Yeme-içme odaklı bir hastalık olduğu için dikkatli olunması gerekiyor. Etiket okuma alışkanlığı olan bir millet değiliz. Hastalık başına gelinceye kadar kimse ürünlerin içindekiler/alerjenler kısmını açıp okumuyor.  İlk başta ‘neden ben’, ‘neden bana denk geldi’ diyorsun. Bir de yemeyi içmeyi seven biriysen ve bizim gibi İç Anadolu’da yaşayan biriysen, hamura düşkün bir çevren varsa; gelsin tatlılar gitsin börekler, çörekler, simitler, baklavalar… Her şeyimiz hamurla yapılan şeyler. Bir anda bunların hepsi elinden alınıyor. Bu duruma alışamak nerdeyse 1 yılı buluyor. Çok zorlanıyorsun, sosyal ortamlardan kendini çekmeye başlıyorsun. Toplumsal duyarlılık olmayınca ‘ya o da neymiş bir kez ye ne olacak’, ‘bir kereden bir şey olmaz’, ‘sen bunu yiyemiyordun değil mi’ tarzındaki yaklaşımlar insanın canını iyice sıkıyor, iyice moralini bozuyor. Bir süre sonra dışarıya çıkmak istememe ve kendi içine kapanma süreci başlıyor. Zamanla bu sürece de alışıp artık kendi düzeninizi oturtuyorsunuz. Ama çocuklar için durum daha farklı. Glutensiz ürünler hem her yerde bulunmuyor bulunsa bile maalesef çok pahalı. Ekonomik anlamda bu diyeti sürdürebilmek çok zor. Özellikle çölyaklı çocuklar çok büyük sıkıntı çekiyor. Ona uygun gofreti, çikolatayı, çubuk krakeri çocuklara sağlamak lazım ama bunlar normalin 4-5 katı fiyatlarında ve her istenilen yerde bulunmuyor. Okul çağında bir çocuk düşünün okulda arkadaşları kantine gidiyor gofret, tost vesaire alıyor ama kantinde glutensiz ürünler bulunmuyor. Hastaneler, okullar ve yurtlar gibi toplu yaşam yerlerinde glütensiz ürünlerin bulundurulması ile ilgili çeşitli girişimler oldu ama yetersiz kaldı. Hem bunun yaygınlaştırılması hem de çölyak hastalarına yapılan ödemelerin artırılması gerektiğini düşünüyorum.

Çölyak hastalığı için kurulan dernekleri yeterli buluyor musunuz?

Çoğu dernek ya kendileri çölyak hastası ya da çocukları çölyak hastası olan oradaki gönüllüler tarafından kuruluyor. Her dernek elinden geldiğince çölyak tanısı almış kişilere ulaşıp hayatlarını kolaylaştırmaya onlara gerekli eğitimi vermeye çalışıyor. Bunun daha yaygın ve etkin bir şekilde tüm çölyaklılara ulaşacak şekilde organize edilmesi tabii ki daha iyi olacaktır.

Uz. Dr. Kenan GÜÇLÜ

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

KATARAKT- GLUKOM SENDROMU

Havva Berre Ayvaz

Genel Bilgi

Çok nadir görünen bu hastalık şu ana kadar üç ailede tanımlanmış olup sekiz kuşaktan etkilenen on iki kişiden bahsedilmektedir.1

Hastalığın Diğer İsimleri

Hastalığın herhangi farklı bir ismi bulunmamaktadır. 1

Hastalığın Tanımı

Katarakt-glokom sendromu, toplam bilateral konjenital kataraktın 10-40 yaşları arasında değişen ikinci derece glokom oluşumunun bir araya gelmesiyle karakterize olmuş bir hastalıktır. 1

Kalıtım Paterni/Deseni

Hastalığın kalıtımı otozomal dominant genlerle iletilmektedir. Hastalık yeni doğan döneminden itibaren ya da bebeklik döneminde görülebilir. 1

Hastalıkla İlişkili Genler

Hastalık, lensin ve gözün ön bölgesinin (segment) gelişimiyle alakalı bir transkripsiyon faktörünü kodlamakla sorumlu olan PITX3 geninin 10q25 bölgesinde var olan bir bozulmadan kaynaklanır. 1

PITX3 geninin önceki sembolleri ve adları

ASMD, ön segment mezenkimal disgenezi, eşleştirilmiş benzeri homeodomain 3, eşleştirilmiş benzeri homeodomain transkripsiyon faktörü 32

Teşhis Yöntemleri ve Tedaviler

Tedavi olarak katarakt klasik bir cerrahi operasyon ile tedavi edilebilir. Tavsiye olarak yıllık göz kaslarının verilen uyarılara cevap verip vermediğinin incelenmesi (Oküler tonusun) önerilir. Eğer hastalığın tedavisi doğru bir şekilde yapılırsa hastaların ileriki hayatları için olumlu tahminlerde bulunulabilirken, teşhiste gecikme körlüğe dahi yol açabilir. 1

Belirti ve Semptomlar

Herhangi bir belirti veya semptom kaydı bulunmamaktadır. 1

Genetik Görülme Sıklığı

Hastalığın yaygınlık oranı ‘<1 / 1 000 000’ ile ifade edilir. 1

Kaynakça

  1. https://www.orpha.net/consor/cgi-bin/OC_Exp.php?Lng=GB&Expert=162
  2. https://www.orpha.net/consor/cgi-bin/Disease_Genes.php?lng=EN&data_id=15097&Disease_Disease_Genes_diseaseGroup=Cataract-glaucoma-syndrome&Disease_Disease_Genes_diseaseType=Pat&MISSING%20CONTENT=paired-like-homeodomain-3&search=Disease_Genes_Simple&title=paired%20like%20homeodomain%203
Kategoriler
Uncategorized YAYIN YUKLENDI

DANDY- WALKER MALFORMASYONU

Deniz YILKI

Genel Bilgi

 Dandy Walker Malformasyon’unu (DWM) ilk olarak Sutton 1887 de tanımladı. Ardından Dandy ve Black Fan (1914), Tagart ve Walker (1942) bu alanda çalışmalara devam ettiler. Son olarak 1954’te Benda bu hastalığı Dandy Walker olarak tanımladı ve literatüre kazandırdı.

DWM beyinde bulunan beyincik ve arkasındaki 4. ventrikül olarak adlandırılan boşluğun gereğinden fazla genişlemesi ve loblar arasındaki boşluğun ve beyni besleyen kanalların tıkanması, daralması veya yok denecek kadar azalması sonucu beyin omurilik sıvısının (BOS) beynin arka kısmında yoğunlaşarak diğer bölgelere ulaşamaması veya yok denecek kadar az ulaşmasıyla beynin yeterince beslenememesi sonucu oluşan bir anormalidir. Bu sendrom genellikle doğumlarda veya fetüsün anne karnında yetersiz gelişmesi sonucu görülebildiği gibi ilerleyen çocuk yaşlarda da (3-4 yaş) ortaya çıkabilir. Hastalığın ilerleyen aşamalarında hidrosefali de oluşabilmektedir. Hidrosefali, kelimenin Latince kökeni olarak su (hidro) ve kafa (sefal) kelimelerinin birleşimidir, beyin içinde veya beyin çevresinde su birikmesi demektir. Yani beyin içi sıvısının artmasıyla beynin arka bölgesinde kiste benzer bir su toplanması oluşur bu kafa içi basıncında artmasını da tetikler. Beyinde dengesiz sıvı dağılımı ve fazla basınç sebebiyle düzensiz, çarpık ve daha geniş çevreye sahip kafatası şekilleri oluşur.

https://teachmeanatomy.info/wp-content/uploads/Surface-Anatomy-of-the-Ventricular-System.jpg

Resim 1: https://teachmeanatomy.info/neuroanatomy/vessels/ventricles/

4. ventrikül beyin omurilik sıvısının beyinden omuriliğe akmasını sağlayarak omurilik ve ona bağlı sinirsel iletim organlarının beslenmesine dolaylı yoldan yardım eder. 

Kamran Aghayev | Beyin Cerrahı | HİDROSEFALİ

https://freeflowmed.com/

Beynin 4. ventrikül denilen kısmının su toplaması (beyin omurilik sıvısının birikmesi) ve büyümesi, genişlemesi sonucu hidrosefali (hydrocephalus) oluşur ve bu da kafatasının aşırı büyümesine sebep olur.(Resim 2)

https://www.fetalhealthfoundation.org/wp-content/uploads/2015/10/dandy-Walker-1-300x153.jpg
Resim 3: https://www.fetalhealthfoundation.org/fetal-syndromes/dandy-walker-malformation/
Resim 4: https://jamaica-gleaner.com/article/health/20140917/taking-my-son-through-%E2%80%A6a-long-hard-journey-dandy-walker-complex

Semptomlar

Normal beyin ve DWM’li beyin yapıları kıyaslandığında DWM’li beyinin büzüştüğü ve sıkıştığı, beyinciğin çok küçüldüğü, orta beyinin şiştiği ve beyincik ile arka beyinin olması gereken yerin beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olduğu görülüyor.

Bu hastalıkta beyincik ve çevresi büyük ölçüde deforme olduğu için en belirgin semptomları; şiddetli baş ağrısı, motor uygulamalarında yavaşlık ve tam yerine getirememe, kas koordinasyonunda eksiklik, kusma, dengesizlik ve gözlerde koordinasyonsuzluktur. Ayrıca el ve ayaklarda fazla veya yapışık parmak oluşumu, anormal yüz şekilleri ve kas spazmları da görülmektedir. DWM sadece beyinle ilgili bir hastalık gibi görünse de hastalığın ilerleyen evrelerinde vücudun diğer sistemlerinde aksamalar, bozulmalar, yüz ve kafatasında anormali, kafa arkasında yumru oluşumu, zekâ geriliği ve vücut koordinasyonunun zorlaştığı görülür.

Resim 5,6: alformation%2F&psig=AOvVaw0ZX5CFT2nUHmbPyzsYErcg&ust=1641755522263000&source=images&cd=vfe&ved=0CAwQjhxqFwoTCIiiqZDuovUCFQAAAAAdAAAAABAN

Görülme Sıklığı ve Kalıtım Geni

Yaklaşık olarak 25,000 – 30,000 canlı doğumda bir görülme olasılığı olmakla beraber henüz bu konu hakkında çok net bilgiler mevcut değildir.

DWM’in baskın bir kalıtım geni yoktur. Hatta daha önce ailesinde bu hastalığı geçirmemiş bireylerde daha çok görülmektedir. DWM genetik faktörlerden çok çevresel faktörlere ve gelişme durumuna bağlıdır. Bu yüzden bu hastalığın çok net ve açık bir kalıtım geni bulunmamaktadır. 

Teşhis ve Tedavi

Genellikle belirtiler sonucu yapılan MRI ve Tomografi kullanılarak teşhis edilebilir. Anne karnındaki bebeğe DWM tanısı koyabilmek için ultrason ve MRI kullanılabilir.  

Dandy-Walker malformation: prenatal diagnosis and prognosis | SpringerLink
Resim 7: https://www.google.com/url?sa=i&url=https%3A%2F%2Flink.springer.com%2Farticle%2F10.1007%2Fs00381-003-0782- 5&psig=AOvVaw3RKgC_vEkrW5RRso0lHb9p&ust=1641754213386000&source=images&cd=vfe&ved=0CAwQjhxqFwoTCOjK_KXpovUCFQAAAAAdAAAAABAK

Bu hastalığın onaylanmış veya bunu tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bulunmamaktadır. Ancak DWM’li bireylerin psikolojik, sosyal, fiziksel her türlü tedaviyi ve rehabilitasyonu alması tavsiye edilir. Çünkü DWM’li bireylerin %50 si zihinsel yönden eksiklik yaşayanlardır. Dengede durmakta ve çeşitli aktiviteleri yapmakta güçlük çekerler. Özellikle fizik tedavi alınması kas ve motor yeteneklerini daha aktif, düzenli ve koordinasyonlu kullanmalarına yardımcı olur. Motor yeteneklerini daha aktif kullanmaları sosyal yaşantılarında onlara artılar sağlar. Ayrıca bu hastaların hastalığın seyrini gözlemlemek ve yeni yol haritaları çizmek için düzenli aralıklarla sürekli takip edilmesi gerekir. Eğer DWM hidrosefali(Hydrocephalus) ile birleşmiş bir durumdaysa bunun düzeltilmesi çok daha zordur. Çünkü kafa içi basıncı sürekli artarak kafanın daha da büyümesine ve beynin zarar görmesine ve deforme olmasına sebep olacaktır.

http://brainology.idirect.com/brainology/images/dandy_gross3.jpg http://brainology.idirect.com/brainology/images/dandy_gross1.jpg

Resim 8,9: http://brainology.idirect.com/brainology/devpath_11_dandywalker.html

Diğer İsimleri

  • Dandy-Walker kompleksi
  • Dandy-Walker kisti
  • Dandy-Walker bozukluğu
  • Dandy-Walker sendromu
  • DWM
  • DWS
  • Hidrosefali (Hydrocephalus), dahili Dandy-Walker tipi
  • Hidrosefali (Hydrocephalus,) iletişimsiz Dandy-Walker tipi
  • Luschka-Magendie gözenek tıkanıklığı

Nadir Görülen Bir Anomali: Dandy Walker Sendromu Nedir?

Resim 10: https://listelist.com/dandy-walker-sendromu-nedir/

Kaynakça

https://medlineplus.gov/genetics/condition/dandy-walker-malformation/

https://www.ninds.nih.gov/Disorders/All-Disorders/Dandy-Walker-Syndrome-Information-Page

https://www.orpha.net/consor/cgi-bin/Disease_Search.php?lng=EN&data_id=450&disease=Craniosynostosis-Dandy-Walker-malformation-hydrocephalus-syndrome&search=Disease_Search_Simple

https://rarediseases.info.nih.gov/diseases/8520/dandy-walker-malformation-with-intellectual-disability-basal-ganglia-disease-and-seizures

https://www.omim.org/entry/220219

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29797040/

https://jag.journalagent.com/vtd/pdfs/VTD_4_3_164_166.pdf

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2927792/

https://www.healthline.com/human-body-maps/fourth-ventricle#1

https://www.researchgate.net/figure/schematic-of-the-signs-and-symptoms-of-Dandy-Walker-syndrome_fig8_324685065

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

ERKEN TANININ ÖNEMİ

Hazal Sena ÇELEBİ

DUDAK DAMAK YARIKLIĞI HASTALIĞI

‘BU DURUM ÖLÜME KADAR GİDEBİLİRDİ’

Dudak damak yarıklığı hastalığına sahip nadir bir bireysiniz. Dudak damak yarıklığı hastalığı genetik kaynaklı mı?

Tamamen anne karnında gelişimi tamamlayamamaktan kaynaklanan bir durum. Bu stres kaynaklı da olabilir, genetik kaynaklı da olabilir.

Peki dudak damak yarıklığı ilerleyici bir hastalık mı?

Değil. Olabilecek en yüksek noktada doğuyorsun. Gelişimi tamamlayamadığın için eksik doğuyorsun, daha sonrasında hayatında bunun etkilerini görüyorsun.

Tanı koyulurken zorluk yaşandı mı diye sormak istiyorum aslında ama direkt olarak doğum anında fark edilen bir hastalık olsa gerek. Bu süreci anlatır mısınız?

Benim hastalığım doğum anında fark edilmemiş. Normalde doğum anında kontrol edilmesi gereken bir durum fakat beni kontrol etmemişler. Ben bir ila iki hafta kadar anne sütü içememişim çünkü bebeklerde olan ağız refleksini gerçekleştiremiyormuşum. Bu durum ölüme kadar gidebilirdi. Sonrasında annemin, ağzımın içinin simsiyah olduğunu fark etmesiyle birlikte beni doktora götürmüşler ve ancak o zaman anlaşılmış. Ama dediğim gibi, normalde doğumdan hemen sonra konulması gereken bir tanı.

Herhangi bir tedavisi var mı? Eğer varsa tedavileri sınırlı mı?

Tedavisi var. Ameliyat olmak zorundasın çünkü hayatına damaksız bir şekilde devam edemezsin. Ben bu ameliyatı yaklaşık bir yaşımdayken oldum. Çeneyi kırıyorlar ve damağa dikiş atıyorlar. Ya da vücudundan bir parça alıp damağa ekleme yapıyorlar. Bu durum tabii ki ağızda bozulmaya da yol açıyor. Mesela benim damağımda iki tane daha dişim var, buna bağlı olduğunu düşünüyorum. O dişlerimi de çekemiyorum çünkü damağımın tekrardan düşme riski var.

Dudak damak yarıklığı hastalığı için kurulan dernekleri yeterli buluyor musunuz? Derneklerden ihtiyacın olan manevi desteği alıyor musunuz?

Böyle bir dernek olduğunu bilmiyordum. Az önce baktım, varmış. Hiç haberim yoktu gerçekten. Aslında bu biraz daha artabilir çünkü dediğin gibi, maddiden ziyade -tabii maddi durumu kötü olan aileler ameliyat masraflarını karşılayamayacaktır ama- manevi desteğin biraz daha fazla olmasından yanayım çünkü benim görünüşüme bakınca herhangi bir aksaklık görünmüyor, dudağıma ya da burnuma atlamamış. Ama bu hastalıkta burnuna kadar eksiklik olan -delik şekilde- insanlar var ve bu toplum tarafından garipseniyor. Dış görünüş olarak çok farklılar ve özellikle bu konuda insanlara psikolojik destek sağlanması gerekiyor.

Hastalığınızda tedaviye, rehabilitasyona ve bakım hizmetine ulaşmada zorluk yaşadınız mı?

O zamanlar Doğu’da bir şehirde yaşıyorduk -hastalığımın fark edildiği zaman- ve orada benim terapi alabileceğim bir yer yoktu. Damak olmadığı için konuşmak daha çok burundan ve genizden oluyor. Birçok harfi çıkartmada zorluk yaşanıyor. Hala arada sırada zorlandığım anlar oluyor fakat çocukken söyleyemediğim çok harf vardı. Bunun için konuşma terapisi almanız gerekiyor. Sırf tedavi almam gerektiği için Ankara’ya taşınmıştık. İki yıl kadar konuşma terapisi aldım, dört yaşımdan altı yaşıma kadar. Ama yine de alınan terapinin yüzde yüz etkisi olmuyor. Ben birçok hastaya göre konuşma konusunda daha iyiyim aslında, çok daha kötü seviyelerde olanlar da var.

Nadir hastalığın en önemli psikososyal etkilerinden biri de izolasyondur. Nadir hastalığı bulunan kişiler ve aileleri, hoş olmayan ya da utandırıcı durumlar yaşama ihtimali nedeniyle bazı sosyal durumlardan kaçınmaktadır. Dudak damak yarıklığı hastalığı sosyal hayatınızı etkiliyor mu?

Aslında normalde etkilemesi gerekli. Bunlar kişiden kişiye göre değişir tabii ki ama beni hiç etkilemedi. Bu durum benim öz güvenimi hiç kırmadı. Terapi aldım, konuşmam çok iyi bir noktaya geldi fakat hala bazı harfleri çıkartmakta zorluk çekiyorum. Dudak ünsüzlerini çıkartmakta zorlanıyorum mesela. Ya da balon şişiremiyorum örneğin, bu çok küçük bir örnek olacak ama…  Tabii insanlar anlıyor bir aksaklık olduğunu fakat şimdiye kadar pek de umrumda olmadı açıkçası. Hatta her zaman en çok konuşan insan ben oldum.

-Nadir hastalığı bulunan kişi ve ailelerin yarısından fazlasının anksiyete ve korku, yarısına yakınının ise öfke, hayal kırıklığı ve belirsizlik duyguları yaşamakta olduğu ortaya konulmuştur. (pelentsov vd., 2016, s. 24)- Anksiyete, korku, öfke, hayal kırıklığı ve belirsizlik gibi duygular yaşıyor musunuz? Bunun için tedavi alıyor musunuz ya da almak ister misiniz?

Aslında çok fazla anksiyete yaşadığım olmuyor ama ister istemez bazı anlarda oluyor. Bakıldığında hayatın en temel unsuru, ya da sosyal hayatın en temel unsuru diyebiliriz konuşmak için. Birçok insan da hastalığımı fark etmiyor doğrusu, genelde ‘geniz etin mi var?’ sorusunu duyuyorum ama aslında yok. Mesela okulda, ilk tanışma zamanlarında, insanları tanımadığım için gerginlik yaşıyordum. Bazı anlarda insanların garip bakışlarına maruz kalabiliyorum ama dediğim gibi benim durumum öyle çok üst düzey değil, tabii öyle olan insanlar vardır bu kişiden kişiye göre değişir. Tedavi almıyorum, anksiyetemin o boyutta olduğunu düşünmüyorum.

Affan Ali ERDOĞAN

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

AYNI COĞRAFYADA ZAMAN FARKI

Hazal Sena ÇELEBİ

‘ BİR COĞRAFYADA SIK GÖRÜLEN HASTALIKLAR SONRADAN SONRAYA NADİR HASTALIKLAR GRUBUNA DAHİL OLABİLİR’

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanısınız, branşınızla ilgili olan nadir hastalıkların sayısı fazla mı?

Bizim branşımızla ilgili nadir hastalıklar çok sayılabilir. Çünkü büyük bir mikrobiyolojik dünyanın üyelerini içeriyor. Tasnif edecek olursak bakteriler, virüsler, mantarlar, parazitler… enfeksiyon hastalıkları mikrobiyota dediğimiz çok geniş bir evrene ait mikroorganizmalara bağlı olarak meydana gelen hastalıklardır. Bu hastalıkların hepsi her toplumda aynı sıklıkta görülmez. Dolayısıyla bir kısmı oldukça nadir görülür, bir kısmı ise bazı toplumlarda çok yüksek oranda görülür. Bu sıklıkla görülme işi enfeksiyon hastalıklarında bazı kavramlarla ifade edilir. Örneğin; endemi kavramı. Endemi demek belirli bir hastalığın, belirli bir toplumda sürekli olarak bulunma sıklığı demektir. Son zamanlarda sıklıkla duyduğunuz kelime: pandemi. Pandemi, bir hastalığın kıtalar arası yayılımı demektir. Bütün dünyayı ilgilendiren, salgın olarak nitelendirebileceğimiz hastalıkları pandemi kavramı altında toplarız. Bir de Sporadik dediğimiz kavram vardır. Sporadik, belirli coğrafi alanlarda, belirli zamanlarda ortaya çıkan nadir hastalıklardır. Epidemi, belirli coğrafi alandaki salgındır. Örneğin, sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir salgın ortaya çıktığında buna epidemi deriz. Ama bu salgın, Türkiye’nin sınırlarını aşıp kıtalar arasında yayılmaya başladığında pandemi adını veririz. Biz hastalıklarımızın sıklıklarıyla ilgili bu tür kavramlar kullanıyoruz.

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji ile ilgili birkaç nadir hastalık örneği verebilir misiniz?

Genellikle -kendi yaşadığımız coğrafya Türkiye için söyleyecek olursak- daha çok tropikal hastalıklar nadir hastalıklar grubundadır. Özellikle paraziter hastalıklardan örneğin sıtma. Eskiden daha sık görülüyordu ama şimdi oldukça nadir görülmektedir. Yine paraziter hastalık olarak sayabileceğimiz trypanosoma bizde çok nadir olarak görülen hastalıklardır. Viral hastalıklar içerisinde örneğin ebola virüsüne bağlı olan hastalıklar bizde çok nadir görülür. Örneğin AIDS virüsü olan HIV Afrika toplumunda ve gelişmiş bazı ülkelerde çok sık görülmesine rağmen hala ülkemizde nadir sayıda görüldüğünü söyleyebiliriz. Birçok mantar enfeksiyonları da aynı şekilde bizim coğrafyamızda çok nadir şekilde gördüğümüz hastalıklardır. Belirli mikroorganizmaları çok sık görürüz ama belirli mikroorganizmaları daha az olarak görürüz. Özellikle mantar enfeksiyonları bağışıklık sistemi düşmüş olan, kanser kemoterapisi gören, organ transplantasyonu yapılmış olan kimselerde daha sıklıkla görüldüğü için diğer genel olarak diğer enfeksiyon hastalıklarıyla kıyasladığımızda çok nadir görülen hastalıklardır. Bunların çeşitli isimleri var tabii ama tıbbi terminoloji olduğu için çok detaya girmek istemem.

Branşınızla ilgili bir nadir hastalığa yoğunlaşalım ve üzerinde konuşalım. Yoğunlaşmamızı tercih ettiğiniz bir hastalık var mı?

Mesela eskiden Türkiye’de daha sıklıkla görülen sıtma konusunu ele alabiliriz. Ve buna gelmeden önce enfeksiyon hastalıklarını günümüzde iki ana kategoriye ayırmamız mümkün. Bunlardan bir tanesi toplumdan kazanılan enfeksiyon hastalıkları yani toplumda dolaşımda bulunan mikroorganizmalardan insanlara bulaşan hastalıklar. Bir diğer kategorimiz ise güncel olarak özellikle enfeksiyon hastalıkları uzmanlarını daha sıklıkla ilgilendiren kategori ise sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlardır. Teknolojik gelişimle beraber insan yaşamının kalitesinin artması, ömrünün uzaması ancak bununla beraber insanlarda kanser olgularının çok fazla artmış olması, organ transplantasyonunun artmış olması, immün sistemi baskılayacak tedavilerin uygulanmış olması, çok sayıda kronik rahatsızlığı. benzer nitelikteki hastalar sağlık tesislerinde kümelendiğinde ortaya çıkan mikroorganizmalar, çok sayıda kullanılan antimikrobiyallere karşı direnç geliştirmekte ve tedavisi güçlük oluşturmaktadır. Böyle olunca bu mikroorganizmalar günümüzde ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Hem maliyet açısından, hem hastanede kalma sürelerinin uzaması açısından, hem de hastaların yaşam kalitelerini düşürmesi bakımından son derece sıkıntılara yol açabilmektedir. Örneğin, daha öncelerde diziyle ilgili bir problemi olan bir kişinin dizi belirli bir seviyeden kesiliyordu ama şimdi protez adını verdiğimiz, dışarıdan yapılmış, özel nitelikli, vücuda uyumlu metallerin vücut içerisine yerleştirilmesi söz konusu. Ancak, bu cansız bir yapı olduğundan dolayı vücutla uyumu bazen olamamakta veyahut da ameliyat sırasında o bölgeye mikroorganizma -hastaneden- bulaşacak olursa o kişinin proteziyle ilgili çok uzun süre enfeksiyon gelişmesine, yaşam kalitesinin bozulmasına hatta gerekirse protezin çıkarılmasına sebebiyet verebilmektedir.

Nadir görülen enfeksiyon hastalığı olarak ülkemizde daha önce özellikle akdeniz bölgesi, güneydoğu anadolu bölgesinde ve doğu anadolu bölgesinde daha tropikal iklime yakın bölgelerde daha çok görülen ama günümüzde Sıtma Savaş ile yapılan mücadele neticesinde artık çok nadir görülen sıtma konusuna değinebiliriz.

Sıtma hastalığı bulaşıcı mıdır?

Sıtma, plasmodium adını verdiğimiz bir parazit tarafından bulaşmaktadır. Bu bulaşma doğrudan doğruya insana bulaşmıyor ancak dişi anofel dediğimiz sivrisinek cinsi, hasta bir kişinin kanını emerek kendi bağırsaklarında bu plasmodiumun olgunlaşma evresini sağlıyor ve belirli bir aşamaya geldikten sonra o dişi sivrisinek bir başka kişiyi ısırdığında o paraziti kana veriyor. Parazit kana karıştıktan sonra özellikle kandaki alyuvarlar içerisine yerleşebiliyor ve kan organları içerisine (karaciğer, dalak vs.) yerleşerek bunlarda büyümeye, patolojiye yol açıyor. Ciddi bir çoğalma evresinden sonra da insanlarda çok ciddi hastalıklara, hatta belirli türleri ölüme kadar sebebiyet verebiliyor. Bu enfeksiyon hastalıklarının genelde belirtileri çok spesifik olmayabilir. Yani, kişilerdeki bazı rahatsızlıklar insanlarda bu hastalık şudur dedirtmez. Genellikle yüksek ateş, üşüme titreme, öksürük, karın ağrısı, ishal, sık idrara çıkma, baş ağrısı, yaygın vücut ağrısı, kas ağrısı, terleme gibi belirli belirti ve bulgular birçok enfeksiyon hastalığında görülebilir. Dolayısıyla, nadir hastalıkların enfeksiyon hastalıkları uzmanlığı yönünden dikkat edilmesi gereken şey yüksek olasılıkla aklınıza gelmesi diyebiliriz. O yüzden enfeksiyon hastalıklarında tecrübe son derece önemli. Toplumdan edinilen enfeksiyonların çok sıklıkla karşılaşıldığı yerlerde çalışmış olmak -özellikle Afrika’da, Güney Amerika’da, Kuzey Amerika’da, Orta Doğu’da-, o bölgelerde karşılaşılan enfeksiyonları görmek ve onun dışında hastanelerde, yoğun bakımlarda yatan hastalarla ilgili enfeksiyonları görmek tecrübe bakımından son derece önemli.

Sıtma hastalığı nasıl teşhis edilir? En yaygın belirtileri nelerdir? Tedavisinde kullanılan bir ilaç var mı?

Sıtmanın belirtileri başlangıç için son derece non-specifictir, tanı koydurmayabilir ancak enfeksiyon hastalıkları uzmanı bu şahsın rahatsızlığının ne zaman başladığı, nerede yaşadığı, yaşam koşulları, bulunduğu bölgenin iklim özellikleri, bu hastalığın endemik olduğu bölgelere seyahatinin olup olmadığı gibi epidemiyolojik soruları sorarak onunla ilgili adeta bir dedektif gibi belirli bir şeye ulaşabilir, şüphelenebilir. Şüphelendikten sonra hastayla ilgili yapılması gereken bazı tahliller vardır. Örneğin sıtma için, hastanın parmak ucundan alınacak, özellikle ateşin yükselmeye başladığı üşüme, titreme ve ateş periyodunda alınacak  bir damla kanın bir lam üzerine alınması ve ona özgü, spesifik boyalarla boyadıktan sonra mikroskop altında incelenmesiyle tanı, doğrudan konulabilmekte. Sıtma gibi toplum sağlığını ilgilendiren bu tür rahatsızlıklar için ülkemizde de -birçok ülkede olduğu gibi- mücadele birimleri kurulmuştur. Örneğin verem mikrobu için Verem Savaş birimleri kurulmuştur. Sıtma ile ilgili ise Sıtma Savaş birimleri… ancak sıtma çok nadir görüldüğü için artık bizim için endemik kategorisinde sayılmayabilir. Günümüzde bulaşıcı hastalıklar kategorisinde takip ediliyor. Toplum sağlığını ilgilendiren hastalıkların tedavisinde genellikle ülkelerin bakanlıkları bu görülen parazite yönelik olarak hangi cinsi, hangi tipi görülüyorsa; onları yok edebilecek, onlara karşı etkili olabilecek ilaçları bünyesinde bulundurmaktadır. Toplum sağlığını ilgilendirdiği için belirli bir kayıt sisteminde takip edilmektedir. yani, bir kişi sıtma olduğu zaman, herhangi bir özel ya da kamu hastanesinde tıbbi hizmet alabilir ama toplum sağlını ilgilendirdiği için ister özel kuruluşa başvurmuş olsun ister kamu kuruluşuna başvurmuş olsun bu şahsın kaydı mutlaka sağlık bakanlığının ilgili birimlerine bildirilir. Dolayısıyla bakanlık hangi bölgede ne kadar vaka olduğunu bilir ve bir salgın tehditi halini almadan hemen önlemleri alabilmesi için bu son derece gerekli bir durum. Buna yönelik ilaçları bakanlık kendi bünyesinde bulundurur. Böyle bir hasta olduğu zaman, o hastaya enfeksiyon hastalıkları uzmanının takibinde ilaçları kullanması ve akabinde de kontrolü sağlanarak tam şifaya kavuşana dek takibi yapılmış olur.

Sıtma hastalığı yaşa ve cinsiyete göre değişkenlik gösterir mi?

 Tabii. Özellikle çocukluk çağında farklılık gösterebilir. Örneğin, bir hastamıza Hindistan’da böbrek transplantasyonu yapılmıştı. Böbrek transplantasyonu sonrasında vücudun yabancı olan böbreği atmaması için ona kendi immün sistemini baskılayacak ilaçlar verilir. Dolayısıyla immün sistemi baskılayacak ilaçlar verildiği için hastada belirli bir mikrobik rahatsızlığın semptomlarının ortaya çıkmasını baskılar. Örneğin, ateşinin çıkmasını önler. Her kişide her enfeksiyon hastalığının belirtisi aynı olmayabilir. Çocuklarda farklı seyredebilir, gebelerde farklı seyredebilir, yaşlılarda farklı seyredebilir, kronik alt hastalığı olanlarda farklı seyredebilir, kanser hastalarında farklı seyredebilir.

Sıtma hastalığının kaç alt tipi vardır?

Sıtmayı oluşturan etkenler değişir. Mesela plasmodium dediğimiz parazitin genel bir ismidir. Plasmodium vivax, plasmodium malariae, plasmodium ovale, plasmodium falciparum şeklinde species dediğimiz türleri vardır. Bunların oluşturduğu klinik tablolar da birbirinden farklıdır. Bizde en sıklıkla görülen plasmodium ovaledir, orta şiddette görülen bir rahatsızlığa yol açar. Özellikle Afrika’da bazı bölgelerde Nijerya, Mozambik gibi yerlerde plasmodium falciparum cinsi görülmektedir. Falciparum cinsinin halk arasında karasu humması olarak bilinir. Sebebi çok ölümcül seyretmesidir ve alyuvarları parçaladığı için insanların adeta idrarlarında yalnızca kan varmışcasına bir görünüme yol açar. Nörolojik tutulum çok fazla olduğu için ölümle seyreden bir formdur. Alt grupları öldüren ilaçlar da birbirinden farklıdır.

Uz. Dr. Abdulkadir ÇAĞLAYANGİL

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

AİLEVİ İZOLE DİLATE KARDİYOMİYOPATİ

Havva Berre AYAZ

Hastalığın Bilinen Diğer Adları

  • Ailesel İdiyopatik Kardiyomiyopati (Familial Idiopathic Cardiomyopathy)
  • Konjestif Kardiyomiyopati (Congestive Cardiomyopathy)
  • Birincil Ailesel Dilate Kardiyomiyopati (Primary Familial Dilated Cardiomyopathy)
  • FDC. 2

Kategoriler

Doğumla beraber gelen ve Genetik Hastalıklar; Kalp Hastalıkları 4

Alt Tipler

Dilate kardiyomiyopati-1S

Hastalığın Grubu

Dilate kardiyomiyopati

Dilate kardiyomiyopati (DCM) – basitçe kalp yetmezliğine ve ritim bozukluğuna (aritmi) sebep olan- ventriküler dilatasyon ve bozulmuş sistolik fonksiyon ile ilişkilendirilmiş karakterize bir kalp kası hastalığıdır.

Herhangi bilinen bir neden olmadan bir ailenin herhangi bir üyesinde görüldüğünde hastalık idiyopatik olarak adlandırılırken, yine herhangi belirli bir sebep olmadan aynı ailenin bireylerinde görülmesi durumuna ailevi izole dilate kardiyomiyopati adı verilir. 3  Karşılaşılan vakaların %20-48’i kalıtsal olup ailevi dilate kardiyomiyopati (FDC) olarak da adlandırılır. Kardiyak miyositteki sitoskeletal ve sarkomerik proteinleri kodlayan FDC genlerinde görülen bir mutasyon hastalığın ortaya çıkmasında başlıca etkendir.3

Genellikle yirmili ve otuzlu yaş dönemlerinde ventriküler dilatasyon ve sistolik disfonksiyon gelişimi ile kendini gösterse de5 hastalık her yaşta ve her cinsiyette görülebilmektedir. 1  

Kalıtım Paterni/Deseni

Ailevi dilate kardiyomiyopati, yaşa bağlı penetrans (Bir genin fenotipte görülme olasılığı) ile otozomal dominant kalıtım deseni ile karakterizedir 5  ve ilgili gene göre değişiklik gösteren farklı kalıtım paternlerine/ desenlerine sahiptir. Bu hastalığın %80 ila 90’ı otozomal dominant model ile taşınırken, nadir durumlarda (%10-20’si) otozomal resesif genler ile taşındığı gözlemlenmiştir. Bunların yanı sıra, bazı nadir vakalarda hastalığın X kromozomu ile taşınabildiği de gözlemler arasındadır.2 Bazı çalışmalarda Mitokondriyal kalıtım ile iletildiği de görülmüştür.1

Teşhis Yöntemi ve Tedaviler 3

Teşhis Yöntemleri

Hastalık her türlü kalıtım yoluyla iletildiği için, soy geçmişi taraması yaparaktan ailevi kaynaklı olup olmadığı teşhis edilebilir. Bununla beraber, teşhisi kolaylaştırmak için bazı FDC genlerine özgü klinik testler geliştirilmiştir.

Hasta yakınlarının kapsamlı taraması da bu hastalığın standartlarındandır. Elektrokardiyogram (EKG) ve ekokardiyografi kullanılarak özellikle birincil akrabaların klinik taraması, FDC’nin tanımlanmasına müsaade eder. Bunlara ek olarak Sinyal ortalamalı elektrokardiyografi (SAECG) de bir tanı aracı olarak önerilmiştir. Serum kreatinin kinaz seviyeleri, özellikle bu hastalığın incelenmesine sebep olan kişide (proband) artışa dair işaret görülürse, diğer aile bireylerinde uygulaması faydalı olabilir.

Ayrıca, genetik danışmanlık yöntemi de kullanılarak belirti geliştirme riski taşıyan aile bireyleri belirlenir. Lakin genetik danışmanlık yöntemi uygulanırken yaşa bağlı sorunlar ve genotip ve fenotip arasındaki eksik geçişler (inkomplent penetrans) göz önünde bulundurulmalıdır. Bu tür teknikler, hastalığın erken teşhisinde yahut belirti göstermeden önce teşhis edilmesinde önemli rol oynamaktadır. Erken teşhis her açıdan kolaylık sağlar.

Hastalığın Yönetimi ve Tedavisi

FDC’nin yönetiminde kalp yetmezliğinin ilerlemesini sınırlandırma ve ritim bozukluğunu (aritmi) kontrol etme başı çekerken DCM için de uygulanan genel tedavi yöntemleriyle beraber, ilaç tedavileri (farmakoterapi) ile destek cihazları da kullanılmaktadır. 

Genel Önlemler

  • Hastanın hastalığı konusunda eğitilmesi
  • Tuz ve sıvı kısıtlaması
  • Hipertansiyon tedavisi
  • Alkol alımının kısıtlanması
  • Vücut ağırlığının kontrolü
  • Orta düzeyde egzersizler – kontrollü bir ortamda

İlaç Tedavisi (Farmakoterapi) – Belli başlı ilaç tedavilerinden ve detaylarından bahsedilmiştir.

  • Anjiyotensin Dönüştürücü Enzim (ACE) İnhibitörleri 

CONSENSUS, SOLVD ve SAVE dâhil olmak üzere birçok çalışmada belirtildiği gibi, kalp yetmezliğinin ilerlemesini, hastaneye yatış oranları ile beraber ölüm oranlarını (mortalite)  azaltmakta etkilidir. 

Bu tür ilaçlarda düşük dozda başlanır ve randomize çalışmalarda etkinlik gösterenlerde kademeli bir şekilde artırılarak ilaç ayarlaması yapılır.Kaptopril günde üç defa olmak üzere en fazla 50 mg’a çıkarılır. Enalapril için maksimum düzey günde iki defa olmak üzere 20 mg iken Lisinopril için günde bir kez 40 mg’dır.

  • Anjiyotensin Reseptör Blokerleri (ARB’ler)

ACE inhibitörlerine toleranssız hastalar için uygun bir alternatiftir. ARB’nin kullanımı ELITE-I ve II, Val-HeFT ve OPTIMAAL gibi denemelere dayanmaktadır. Bu çalışmalarda günde bir defa yaklaşık 50 mg Losartan kullanıldı. Valsartan için en yüksek miktar günde iki defa 160 mg’dır. Val-HeFT denemesine göre, bir ARB’nin bir ACE inhibitörüne eklenmesinin fazladan yarar sağlama ihtimali çok düşüktür.

  • Birinci Nesil Kalsiyum Kanal Blokerleri 

Kalp yetmezliği olan hastalara önerilmez.

  • Endotelin Antagonistleri 

Denemeler bugüne kadar hayal kırkılığı ile sonuçlanmıştır ve standart kılavuzlarda önerilmemektedir.

  • Diüretikler (idrar söktürücü ilaçlar)

Kalp yetmezliğinde hayatta kalma üzerindeki etkilerini doğrulamak için herhangi bir randomize çalışma yapılmamıştır. Furosemide’nin günlük kullanım miktarı 20 mg ila 600 mg’dır. Bumetanide ve ekatrinik asit şu anda kullanımda olan diğer loop (döngü) diüretiklerdir. Torsemid ağız yoluyla alındığında daha etkilidir ve oral furosemide yanıt vermeyen bazı hastalarda kullanılır. Çoğunlukla, benzer sonuçlar için furosemide’nin yarı dozu etkilidir. Yüksek doz döngü diüretiklerine ihtiyaç duyulduğunda ve özellikle hastanın diüretik direnci varsa, genellikle metolazon günde bir kez 2.5 mg ila günde iki kez 5 mg miktarında eklenir. Asetazolamid, metabolik alkalozlu bazı hastalarda günde 250-500 mg miktarında kullanılmaktadır.

  • Aldosteron İnhibitörleri

Ayrı ayrı RALES VE EPHESUS’da belirtildiği gibi, Spironolakton ve Eplerenon gibi aldosteron inhibitörleri ölüm oranlarını azaltır.

Spironolakton, günde bir defa 12,5 ila 50 mg arasında değişen dozlarda kullanılır. Eplerenon, ağız yoluyla alınarak, günde 25 mg’lık dozda başlanır ve hasta toleransına göre bu miktar günde bir defa 50 mg’a çıkarılabilir. 

Eplerenon aldosteron reseptörleri için daha çok tercih edilir ve jinekomasti gibi spironolaktonla ilişkili bazı yan etkileri önler.

  • Vazopressin Antagonistleri 

 Hala araştırılmaktadır.

  • Natriüretik peptitler 

Yalnızca akut dekompansasyon için doğrudan damar yoluyla verilebilmektedir(intravenöz). 

  • Digoksin 

Kronik kalp yetmezliği tedavisinde yaygın olarak kabul edilen tek inotroptur.Dozaj ayarlaması böbrek fonksiyonlarına göre 0.125-0.25 mg olarak ayarlanır ve günde bir kez uygulanır. Digitalis Investogators Group’un [32] yakın tarihli bir post-hoc analizi hastaları digoksin serum seviyelerine göre gruplandırmış ve 0,5 ile 0,8 ng / ml düzeyinde seyreden hastaların alt grubunda ölüm oranlarının sebepleri fark etmeksizin %6.3 oranında azaldığı gözlemlemiştir.

  • Beta-Adrenerjik Blokerler 

Kalp yetmezliği tedavisinde ciddi ilerlemeler kaydettiği görüşü hâkimdir. CIBIS-II [33] ve MERIT-HF [34], bisoprolol ve metoprolol süksinat (her ikisi de beta-1 seçici bloker) kullanıldığında nedeni ne olursa olsun ölüm oranlarında %34’lük bir oranda azalma gözlemlenmiştir.

Alfa bloke edici özelliklere sahip seçici olmayan bir beta bloker olan Carvedilol’ün sayesinde ağır derecede kalp yetmezliğinden (COPERNICUS) kaynaklanan ölümlerin %35 azaldığı gözlemlenmiştir.

  • Antikoagülanlar / Antiplatelet Ajanlar 

Hala kullanılması tartışmalı olan ve henüz kim için ve hangi tedavi için kullanılması hakkında yeterli çalışma olmayan ilaç tedavi yöntemlerindendir. Klinik çalışmalarda genellikle sol ventriküler ejeksiyon fraksiyonu% 30’dan az olan hastalarda kullanılmaktadır.3

Belirtiler (Semptomlar) 4

Hastalığın şu ana kadar bilinen ve HPO –İnsan Fenotip Ontolojisi- tarafından yayımlanan tabloda görüldüğü üzere on dört belirtisi bulunmaktadır. Kişiden kişiye değişen belirtilerden dolayı bu sayı her seferinde artmakta ve tablo güncellenmektedir.

Tıbbi TerimlerDiğer İsimlerGörülme Sıklığı
Sol ventrikül hipertrofisi%80-%90
Atriyal fibrilasyonDüzensiz kalp atışına neden olan üst kalp odacıklarının titremesi%30-%79
Konjestif kalp yetmezliğiKalp yetmezliği, kardiyak yetmezlikler, kalp yetmezliği%30-%79
DispneSolunum yetmezliği, nefes almada güçlük%30-%79
GelişememeKilo kaybı, ağırlık titremesi%30-%79
Azaltılmış ejeksiyon fraksiyonu%30-%79
Sağ ventriküler dilatasyon%30-%79
Anormal dolaşımdaki kreatin kinaz konsantrasyonuKandaki anormal kreatin kinaz seviyeleri%5-%29
ÖksürükÖksürme%5-%29
Yüksek pulmoner arter basıncıArtan pulmoner arter basıncı%5-%29
Sol dal bloğu%5-%29
Mitral yetersizliği%5-%29
ÇarpıntıKaçırılan kalp atışıAtlanan kalp atışı%5-%29
Ventriküler aritmi%5-%29

4

Yaygınlık ve Genetik Görülme Sıklığı

FDC’NİN yayılım ve görülme sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte dilate kardiyomiyopati’nin görülme sıklığı dünya çapında 1/12,000-28,000 arasında tahmin edilirken yaygınlığı tahminen 1/2500’dir. Ailevi izole dilate kardiyomiyopati (FDC) dilate kardiyomiyopati vakalarının yaklaşık %20-30 (% 2-65 aralığı) ‘unu oluşturmaktadır. 1

OMIM.org’da bildirildiğine göre, yaygınlığı 100.000’de yaklaşık 36.5’tir. ABD’de yılda 10.000’den fazla ölüme neden olur ve kalp nakli için tıbbi gerekliliği (endikasyon) birincildir. Distrofin’de oluşan mutasyon nadir durumlar ((örneğin, 300377.0021) dışında, ailesel oluşum 20 ila% 25’tir. 5

McKenna ve diğerleri (1997)6 dilate kardiyomiyopatili 100 hastanın %25’inde (56’nın 14’ünde) ailesel yaygınlığın kesin, %45’inin (56’nın 25’i) yatkın (olası) olduğunu bulmuşlardır. 5

Hastalıkla İlişkili Proteinler/ Genler

FDC’nin %30 ila 40’ı elliden fazla gene kaynak gösterilerek tanımlanmıştır. Ancak bu sayı sabit değildir, yeni tanılar bu sayıyı değiştirmektedir. 

Mutasyonların çoğu titin (TTN;% 15-27), lamin A / C (LMNA;% 6), Beta-miyozin ağır zinciri (MYH7;% 4.20), miyopalladin (MYPN;% 3.50) ve kardiyak troponin T (TNNC1, TNNI3 ve TNNT2;% 2.90) proteinlerinde görülmüştür.1 

Şu ana kadar üzerinde inceleme yapılmış FDC genleri: DES, DMD, LMNA, MYBPC3, MYH7, TAZ, TNNT2 ve TMP1. 3

Prognoz (Hastalığın sonucunu tahmin)

Hastalığın sonucu hakkındaki tahminler hastalığın herhangi bir mutasyona uğraması ile değişebilir, ancak tıbbi olan veya olmayan tedaviler ile ölüm oranları azaltılıp sonuç hakkında tahminlerde bulunulabilir. 1

Kaynak

  1. https://www.orpha.net/consor/cgi-bin/Disease_Search.php?lng=EN&data_id=635&Disease_Disease_Search_diseaseGroup=Familial-isolated-dilated-cardiomyopathy—&Disease_Disease_Search_diseaseType=Pat&Disease(s)/group%20of%20diseases=Familial-isolated-dilated-cardiomyopathy&title=Familial%20isolated%20dilated%20cardiomyopathy&search=Disease_Search_Simple
  2. https://medlineplus.gov/genetics/condition/familial-dilated-cardiomyopathy/#inheritance
  3. https://ojrd.biomedcentral.com/articles/10.1186/1750-1172-1-27
  4. https://rarediseases.info.nih.gov/diseases/2905/familial-dilated-cardiomyopathy
  5. https://www.omim.org/entry/115200
  6. https://www.omim.org/entry/115200#29
Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

Karnitin Palmitoiltransferaz II Eksikliği

Bengisu AŞCI

Genel Bilgi ve Semptomlar

             Karnitin uzun zincirli yağ asitlerinin mitokondri içerisine taşınmasına yardım eder. Karnitin palmitoil transferaz I (CPTI) uzun zincirli yağ asit moleküllerini karnitine bağlar. Karnitin Açilkarnitin Translokaz (CACT) oluşan birleşik molekülün mitokondrial iç membrandan geçmesini sağlar. CPT II ise birleşiği karnitinden ayıklayarak çözer. Yeterince işleyen karnitin palmitoiltransferaz 2 olmadan, uzun zincirli yağ asitleri mitokondriye girdikten sonra uygun şekilde işlenmez ve enerji üretmek için metabolize edilemez. Azalan enerji üretimi, CPT II eksikliğinin kas ağrısı ve zayıflığı, düşük kan şekeri (hipoglisemi) ve yağ parçalanması ürünlerinin düşük seviyeleri (hipoketoz) gibi bazı özelliklerine yol açabilir. Yağ asitleri ve uzun zincirli açilkarnitinler (hala karnitine bağlı olan yağ asitleri) hücrelerde birikebilir ve karaciğere, kalbe ve kaslara zarar verebilir. Bu anormal birikim, bozukluğun diğer belirti ve semptomlarına neden olur. Otozomal resesif bir hasalıktır.

Üç ana tip CPT II eksikliği vardır: Ölümcül bir yenidoğan formu, şiddetli bir infantil hepatokardiyomüsküler form ve bir miyopatik form. CPT II eksikliğinin ölümcül neonatal formu doğumdan hemen sonra ortaya çıkar. Bu bozukluğa sahip bebeklerde solunum yetmezliği, nöbetler, karaciğer yetmezliği, zayıflamış kalp kası (kardiyomiyopati) ve düzensiz kalp atışı (aritmi) gelişir. Etkilenen kişilerde ayrıca düşük kan şekeri (hipoglisemi) ve yağların parçalanması sırasında üretilen ve enerji için kullanılan düşük keton seviyesi vardır. Bu belirtilere birlikte hipoketotik hipoglisemi denir. Çoğu durumda, beyin ve böbrekler de yapısal olarak anormaldir. CPT II eksikliğinin ölümcül neonatal formu olan bebekler genellikle birkaç gün ila birkaç ay yaşarlar. CPT II eksikliğinin şiddetli infantil hepatokardiyomüsküler formu karaciğeri, kalbi ve kasları etkiler. Belirtiler ve semptomlar genellikle yaşamın ilk yılında ortaya çıkar. Bu form, tekrarlayan hipoketotik hipoglisemi, nöbetler, genişlemiş bir karaciğer (hepatomegali), kardiyomiyopati ve aritmi ataklarını içerir. Bu tür CPT II eksikliği ile ilgili sorunlar, açlık dönemleri veya viral enfeksiyonlar gibi hastalıklar tarafından tetiklenebilir. CPT II eksikliğinin şiddetli infantil hepatokardiyomüsküler formu olan kişiler, karaciğer yetmezliği, sinir sistemi hasarı, koma ve ani ölüm riski altındadır. Miyopatik form, CPT II eksikliğinin en az şiddetli türüdür. Bu form, tekrarlayan kas ağrısı (miyalji) ve güçsüzlük atakları ile karakterizedir ve kas dokusunun bozulması (rabdomiyoliz) ile ilişkilidir. Kas dokusunun tahrip edilmesi, böbrekler tarafından işlenen ve idrarda (miyoglobinüri) salınan miyoglobin adı verilen bir proteini serbest bırakır. Miyoglobin, idrarın kırmızı veya kahverengi olmasına neden olur. Bu protein ayrıca böbreklere de zarar verebilir ve bazı durumlarda yaşamı tehdit eden böbrek yetmezliğine yol açabilir. Miyalji ve rabdomiyoliz epizotları egzersiz, stres, aşırı sıcaklığa maruz kalma, enfeksiyonlar veya oruç tutma ile tetiklenebilir. İlk bölüm genellikle çocukluk veya ergenlik döneminde ortaya çıkar. Miyopatik CPT II eksikliğine sahip çoğu insan, bölümler arasındaki bozukluğun hiçbir belirti veya semptomuna sahip değildir.

Hastalıkla İlişkili Genler

  •  Karnitin palmitoil transferaz I (CPTI)
  •  Karnitin palmitoil transferaz II (CPTII)
  • Karnitin Acilkarnitin Translokaz

Teşhis Yöntemleri ve Tedaviler

        Teşhis, serum/plazma açilkarnitinlerin ilk tandem kütle spektrometrisi ve ardından, taze dolaşımdaki lenfositler, kaslar veya fibroblastlarda mutasyon analizi ve CPT2 enzim aktivitesinin ölçümleri ile yapılır. Tanı açilkarnitin profili ile konulabilir. Tedavi için genel olarak Bezafibratı hafif CPT2 eksikliği olan 6 yetişkine 6 ay süreyle günde 3200 mg tablet dozunda uygulanmıştır. Aynı zamanda bu tür tedaviler, uzun süreli açlıktan ( > 12 saat) kaçınmaya ve düşük yağlı ve yüksek karbonhidratlı diyete dayanır.

Hastalığın Diğer İsimleri

  • Carnitine palmitoyltransferase deficiency type 2
  • CPT2
  • Carnitine palmitoyltransferase II (CPT II) deficiency

KAYNAKLAR

Kategoriler
YAYIN YUKLENDI

SPORADİK CREUTZFELDT-JAKOB HASTALIĞI

Hande Yunus SANDER

Genel Bilgi

Sporadik Creutzfeldt-Jakob hastalığı, İngilizce adı ile sporadic Creutzfeldt-Jakob disease (sCJD) beyindeki anormal prion proteinlerinin birikmesinden kaynaklanır. Çoğu hasta için anormal prionların nedeni bilinmemektedir (sporadik CJD). sCJD, CJD’nin %85’ini oluşturur ve prion protein yapısındaki rastgele (sporadik) değişikliklerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar, normal hücresel prion proteininin (PrPc), beyin hücrelerinin dejenerasyonunu ve kaybını önlemede önemli bir rol oynadığını düşünmektedirler. CJD’nin diğer nedenleri %10-15 genetik ve %1 edinseldir. 

Hastalığa neden olan değiştirilmiş veya “yanlış katlanmış” PrPc formu, PrPsc  olarak bilinir. PrPsc, normal PrPc’nin hastalığa neden olan forma dönüşmesine neden olabilir. PrPsc’nin yanlış katlanmış şeklinin vücut tarafından uygun şekilde parçalanmasını engellediği düşünülmektedir. Sonuç olarak, giderek daha fazla normal PrPc, yavaş yavaş birikerek beyinde sabit tortular (plaklar) oluşturan PrPsc’ye dönüşür

Belirti ve Semptomlar

sCJD ‘de semptomlar tipik olarak 40-60 yaşları arasında ortaya çıkar. Başlangıçta bu belirtiler kafa karışıklığı, depresyon, unutkanlık, uyku güçlükleri (uykusuzluk) ve/veya davranış değişiklikleri olarak görülür. Etkilenen bireyler ayrıca görme bozukluğu, anormal fiziksel his ve/veya istemli hareket koordinasyonunda zorluklar  yaşayabilir.

Bireyler daha sonra hızla ilerleyen entelektüel yetenek kaybı yaşayabilir, bozulmuş hafıza ve muhakeme yeteneği ve belirgin kişilik değişiklikleri (demans) gösterebilir. Nöromüsküler anormallikler, bozukluğun bu aşamasında daha belirgin hale gelir ve kas zayıflığı ve kas kütlesi kaybı olabilir. Kas sertliği, titreme, özellikle kol ve bacaklarda tekrarlayan, istemsiz, şok benzeri kas spazmları (miyoklonus) ve/veya yavaş, sürekli, istemsiz hareketler(atetoz) görülebilir. Gönüllü hareketlerin giderek artan şekilde bozulmuş koordinasyonu ve/veya bozulmuş kas kontrolü nedeniyle konuşma güçlüğü (dizartri) gelişebilir. Görme de giderek bozulabilir.

sCJD’li bireylerde, nörolojik ve nöromüsküler bozukluk ilerlemeye devam eder ve bozukluğun sonraki aşamaları, fiziksel ve entelektüel işlevlerin kaybı, koma ve solunum yollarının tekrarlayan enfeksiyonlarına (örn., pnömoni ( zatürre)) karşı artan duyarlılık ile karakterize olur. Birçok hastada, yaşamı tehdit eden komplikasyonlar, hastalık belirginleştikten bir yıldan daha kısa bir süre içinde gelişmektedir.

Teşhis Yöntemleri

sCJD’yi teşhis etmek çok nadir bir hastalık olması ve diğer demans formlarına benzemesi dolayısı ile çok zordur. Teşhisi doğrulamanın tek ve kesin yolu, beyin biyopsisi veya otopsi ile yapılabilecek küçük bir beyin dokusu örneğini test etmektir. 

Klinik semptomların yanı sıra, olası bir CJD şüphesini belirlemede faydalı olabilecek diğer testler de vardır. İlki, gerçek zamanlı sarsıntı kaynaklı dönüşüm (RT-QuIC) olarak adlandırılır. Bu yöntem, omurilikten gelen sıvıda prion birikimlerinin oluşumu yoluyla anormal prion proteini arar. İkincisi, manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ile beyin görüntülemedir. Uzmanlar, RT-QuIC, MRI ve klinik semptomlardan elde edilen sonuçları kullanarak, bir bireyin olası bir CJD teşhisi için kriterleri karşılayıp karşılamadığını belirleyebilir. Göz önünde bulundurulabilecek diğer bir test de beynin elektriksel uyarılarını kaydeden elektroensefalogramı (EEG) ‘dır.

Tedaviler

Hastalığın kesin bir tedavisi yoktur. Tedavi semptomlara yönelik ve destek tedavisi şeklinde hastayı rahatlatmaya yöneliktir. Bu hastalık ile ilgili süren tedavi araştırmalarına aşağıdaki web sitelerinden ulaşılabilir:

Hastalık ile İlgili Organizasyonlar

2527 South Carrollton Avenue

New Orleans, LA 70118-3013 USA

Tel: +1(504) 861-4627

Email: info@cjdaware.com

Website: http://www.cjdaware.com

Website: http://www.cjdvoice.org

3610 W. Market Street

Suite 110

Fairlawn, OH 44333 USA

Email: help@cjdfoundation.org

Website: http://www.cjdfoundation.org

Kaynaklar